Küçük
Prensi okuduğumda sanıyorum 10 yaşımdaydım. Kitap okuma sevgimi annemin o sene yaz tatili için bir aile dostumuzdan ödünç aldığı 30 kitaba borçluyum. Siyah büyük bir
çantayla eve gelip “bu yaz ödeviniz bu” dediğini hala hatırlıyorum. Küçük
Prensimle de öyle tanışmıştık. Zaten boyumu aşan hayal gücüme bir boy daha
eklemişti. O kadar ki çocukluğumun “en” 3 kitabı arasına bile girmişti. (Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens, Ursula Wölfel – öteki Çocuklar, Jose Mauro de Vasconcelos – Şeker Portakalı)

Bugün
neredeyse bir yıldır beklediğim Küçük Prensimi vizyonda izledim. Yıllar sonra
çocukluğum bir perdeden göz kırptı bana, ben
de çaktırmadan gülümsedim ona. Hayal ettiğim çocuk, birilerinin zihnindeki suretine
bürünmüş ve hareket eder hale gelmişti. İçten kahkahalarıyla boynundaki atkıyı
rüzgara karşı savuruyor ve bilgece sözler
bırakıyordu önümüzde bir yerlere. Dahası 10 yaşıma döndürüyordu. İnsanın
duyguları hiç büyümüyor. İlk çarpıcı duyguyu hangi yaşta yaşarsa bir sonrakinde
yine aynı yaşa dönüyordu. Eğer sinemadaki çocuk-ebeveyn nüfusundan utanmasaydım
dans ederek izlerdim bazı sahnelerini, bazılarını ellerimi çenemin altında
kavuşturarak kocaman bir gülümseme ile, bazılarını ise gözüm kapalı sadece
dinleyerek. Onlardan bir farkım yok gibiydi kendi görüntümün ve yaşımın
farkında olmasaydım eğer. Üstelik annemi de sürüklemiştim peşimde hoş o da en
az ben kadar istekliydi. Çocuk kalmak istemenin, çocuk hissetmenin herhangi bir yaşı yoktu. Biz de yüreğimize dokunan sözleri
duyduğumuzda birbirimize dönüp gülümsedik işte.
“Önce karşıma, şöyle
uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey
söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha
yakınıma oturacaksın…”
Sonra karar verdim işte eğer bir çocuğum olursa günün birinde 10 yaşına
geldiğinde bu kitabı bırakacağım başucuna. Sonra da her sene belirlediğimiz bir
günde filmini izleyeceğiz oturup. O her sene biraz daha büyürken içindekileri öldürmesine
izin vermeyeceğiz birlikte. Geçmişte tanıştığım küçük dostuma geleceğimde de bir
yer vereceğimin hayalini kurdum.
“Aynı saatte gelmen
daha iyi olur…Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu
olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve
meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi
bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın
belli alışkanlıkları olmalı…”
Çok acı var. Çocukken farkına varabildiğimden çok daha çok. Her geçen dakika biraz daha büyürken biraz daha eksildiğimin farkına varıyordum. İlaç gibi geldin küçük dostum.
Zeheka Bildirdi.