22 Mart 2017 Çarşamba

Bir Şeylere Dair Ama Nelere Olduğunu Bilmiyorum

Sonra bir gün aniden bütün mutluluk arayışlarım son buldu. Birden bire. Plansız. Yıllarca bulmayı umduğum tüm taşların altından çöplükler çıktı. Hayal kırıklıkları, zaman  kayıpları, can sızıları çıktı. Neden ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde aramayı bıraktım.
Çok uzun zaman geçmedi üzerinden bırakalı.
Ama yüzyıldır mutlu gibiyim.
Penceremin dışında öten kuşların seslerini duymamışım uzun zamandır. Kuşların varlığını bile unutmuşum. Şimdi istemeden duyuyorum onları. Gülümsetiyor.

Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor” diye başlayan bir cümlesi vardı Zeki Demirkubuz’un, kültleşti o. “artık bundan acı duymuyorum” diye bitiyordu. Bir vazgeçiş cümlesi. Bir insan bir şeyden vazgeçerse ancak kurabilir böyle bir cümleyi. Vazgeçişlerin melankolik olması gerekiyor aslında. En son hangi vazgeçişimde bu kadar melankolik oldum hatırlamıyorum.

Sonra telefonumu karıştırıyorum. Bir özelliğini keşfediyorum. Anılar. Zaten bu hayatta en çok önem verdiğim şey onlar. Bugünü kaçırma pahasına üstelik. Geleceği umursamama pahasına. Karşıma bir video çıkarıyor. Doğduğum gün. Üzerinden 25 yıl geçmiş ama. Yalnız başımayım. Bilmediğim bir ülkedeyim. İlk kez o gün gördüğüm bir şehrindeyim. Bir gün öncesinden gitmişim oraya. Doğum günümü yalnız geçirmek için. Yalnızlığı sever miydim bilmiyorum, hayatımın en çok yalnızlığa ihtiyaç duyduğum dönemiydi. “Anka kuşu misali doğacağız küllerimizden tüm kokuşmuş ruhlarınıza inat” diye iddialı bir cümle kurmuştum bir süre önce. O gün bunun hakkını vermem gereken gündü.

Hayata bakış açımın kırılma günü. Bir otobüs bileti alıp, bir otel ayarlayıp, başka bir şehre gidip, tek başıma kendimi dinlemeye, geçmişimle dertleşmeye, sorunlarımı çözmeye, tüm canımı acıtan defterleri kapatmaya ve kırıldığım herkesi affetmeye karar verdiğim gün o gün. İlkokulda renkli kalemini vermediği için kalbimi kıran sıra arkadaşımdan bekleme sırasında ite kalka önüme geçen teyzeye kadar herkesi affedişimin günü. Bir daha kimseyi gönlümde yük olacak kadar kendime dert etmeyeceğimin eğer illaki çok üzüldüysem kendime en fazla üzülmek için 3 gün süre vereceğimin kararına vardığım gün. O gün bir daha beni hayatta mutsuz edecek insanları yanımda barındırmayacağıma yemin ettiğim gün. Haksızlık karşısında her ne kaybedeceksem kaybedeyim yine de mazlumun yanında yer almaya karar verdiğim gün. O gün bir parkta tek başıma otururken bunun hayatımda yaşadığım en güzel doğum günü olduğunu fark ettiğim gün. O gün artık gitmekten korkmadığım gün. O gün artık içimdeki küçük kız çocuğunu karşıma alıp hayatla nasıl baş edeceğim korkusunu beraber yendiğimiz gün. O gün gelecekteki kendime çektiğim videolardan bir yenisini daha çekerken 'ben sana çok güzel bir Hande yetiştiriyorum şu an olduğun insanla gurur duyuyorum' dediğim gün. Sonrasında hayata bambaşka gözlerle bakmayı başardığım gün. Peşi sıra huzuru bulduğum gün. O günden bu güne yine kalbimin kırıldığı oldu hepsini ışık hızında tamir ettim. Dedim işte bir günden çok daha fazlası. Değişen hayatım, tuhaf tesadüfler, canım gelişmeler. Anka kuşu misali doğacağız küllerimizden tüm kokuşmuş ruhlarınıza inat, demiştim o gün. Teşekkür ederim hayat yüzümü kara çıkarmadığın için. Yine bir 'yaşamak ne kadar güzel, keşke hiç ölmesek' dediğim an.

Umut dolu yarınlara inandığın günlerin olsun sevgili okur. Bahar tadında, gönlünde çiçekler açan günlerin olsun.

Zeheka Bildirdi.

6 Aralık 2016 Salı

Dilenci Olmayan Adam

Dilencileri sevmiyorum. Bir insanın kendine yapabileceği en büyük hakaret buymuş gibi geliyor. Kendine bu hakareti edebilmiş insana da saygı duyamıyorum. Vicdanımı rahatlatmak için eline üç beş kuruş vermek içimden gelmiyor ki zaten birine para verdiğimde vicdanım rahatlamıyor da. Yiyecek bir şeyler verdiğimde de rahatlamıyor. Daha da huzursuzlanıyorum. Orada aç bir adam, aç bir kadın, aç bir çocuk sadece bir öğün karnını doyurdu diye rahatlamıyorum. Onun varlığı daha da kazınıyor zihnime. Açlığın ve üşümenin bir vücutta ete kemiğe bürünüşüne şahit olup sonrada hiçbir şey olmamış gibi devam edemiyorum. Keşke edebilseydik.

İş yerine giderken yolda bir amcaya rastlıyordum bir süredir. Ellili yaşlarında, uzaktan sert mizaçlı gibi duruyor ama yakına gelince değişiyor yüzü. Belki benim gözlerim uzağı göremediğinden sertmiş gibi geliyor bilmiyorum.

Bir elinde mendilleri diğer elinde siyah poşeti -muhtemelen diğer mendillerini koyduğu poşet bu- öyle duruyor ışıklarda. Çekingen yapısını üçüncü ya da dördüncü seferinde fark ettim. Öylece duruyor çünkü. Bazen göz göze gelmeye çalışıyor ama kesinlikle yaklaşmıyor arabalara. Eğer göz göze gelip o sessiz iletişim ile arabalardaki insanların kendisinden peçete alacağını anlıyorsa yaklaşıyor. Çok açık bir beden dili ile “dilenci değilim” diyor aslında.

Onun dilenci olmadığını benim de peçeteye ihtiyacım olduğunu anladığım bir gün ilk alışverişimizi yaptık. Gülümsedi. Gerçekten de gülümsediği zaman tonton bir amcaya dönüşüyormuş. Başka bir gün tekrar, başka bir gün tekrar.  Orta refüjde duruyor ve eğer o sırada yeşil yanıyorsa geçmek zorunda kalıyorum, peçete alamıyorum. Hem artık o kadar da peçeteye ihtiyaç duymuyorum. Ama sabahları onun yüzünü görmek ritüel haline geldi birden bire.

Havalar soğumaya başladı. İyice. Yani bana iyice. Üşümenin ne demek olduğunu sürekli üşüdüğümden olsa gerek biliyorum. Ama istediğim an ısınabiliyorum. Üşümek zorunda değilim. Ceketim var, kabanım var, eldivenlerim var, sıcak olan bir evim bir işim var. Üşüyorum ama üşümemi geçirecek her imkanım var çok şükür. Ama amca hep gömlekle duruyor orada. Üşümüyor mu acaba diye düşünüyorum çünkü ben üşürken genelde kimse üşümüyor. Havaların soğuk olup olmadığını anlamıyorum bu dönemler çünkü bana hep soğuk. Herhalde şey ya diyorum çok üşüyen bir adam değil. Ceketinin olup olmadığı da geçiyor aklımdan ama bekliyorum. Belki bugün giyinmiştir. Giyinmemiş. Bugün de giyinmemiş. Birkaç gün de böyle geçiyor. Yani o muhtemelen birisi tarafından bu kadar irdelendiğini düşünmüyordur bile ama bir süredir benim zihnimi kurcalıyor.

Akşam oluyor eve geliyorum.
Babam doğmuş.
Doğum gününü kutluyoruz.
Evimiz sıcacık.
Abimler iki tane kazak almışlar babama.
Çünkü kış.
Çünkü kimse üşümek istemiyor.
Kimse babası üşüsün istemiyor.
Ben de istemiyorum.

Akşam olup yatağıma yatınca geliyor yine aklıma amca. Kalkıp anneme soruyorum babamın giyinmediği ceketi, kabanı, gocuğu bir şeyi var mı diye.

-iş yerinde birine mi vereceksin?
+yok.
-kime vereceksin?
+birine. yolda görüyorum.
-nasıl yolda?
+sabahları denk geliyorum. ışıklarda duruyor üzerinde gömlek var sadece.
-suriyeli mi ?
+bilmem.

Nereli olduğunu bilmiyorum çok da ilgilenmiyorum hikayesiyle çünkü. Suriyeli de olsa, Dubaili de olsa Amerikalı da olsa, savaştan da kaçmış olsa, trilyoner olup tüm parasını batırmış da olsa, bir gün hayatın anlamını mendil satmakta bulmuş da olsa o ışıklarda duruyor ve üşüyor. Diğer detayların ne önemi var ki?

Sabah giderken kabanı da yanıma alıyorum. Onun olduğu yere yaklaşırken yavaşlıyorum. Işığı kırmızıya denk getirmem lazım çünkü. Ama yeşil yanıyor. Sağa çekip bekliyorum biraz. Kırmızı olunca hemen amcanın önüne geçiyorum. Kabanı uzatıyorum. Peçeteleri aldığım zaman yüzündeki memnuniyet ifadesini bildiğimden kabanı alırken çok daha mutlu olduğunu görebiliyorum. “Allah razı olsun.” deyişindeki aksandan hayatının Türkiye’de geçmediğini anlıyorum. Hemen benden birkaç adım uzaklaşıp giyiniyor. Aynadan takip ediyorum artık onu. Ellerini gökyüzüne açıp dua edişi ciğerimi söküyor yerinden. Sevindiği kadar üşüdüyse baya bir üşümüş olmalı diye düşünüyorum. Onun üşüyüp üşümediğini düşündüğüm günlerde o üşüyormuş. Burnum sızlamaya başlıyor oradan uzaklaşırken. Yanaklarımın ıslanışı beni de şaşırtıyor çünkü çok ani oluyor duygulanışım. Silmek için elimi uzattığım peçete ondan aldığım peçetelerden biri olunca hiç tutamıyorum zaten kendimi.

Bugünüm de böyle başlıyor.
Uzak durmaya çalıştığım acı her köşe başında gözüme sokuluyor bu ülkede.
Biliyorum o da bana bayılmıyor ama ben de onu sevemiyorum. 


Zeheka bildirdi.

27 Kasım 2016 Pazar

Söylenmemiş Cümleler Mezarlığı

Söylenmememiş cümleler mezarlığı içim.
Hiç kimsenin üzerinde çıkmış otları koparıp temizlemeyeceği,
renkli çiçeklerle ziyaretine gelmeyeceği,
toprağını sulamak için elinde eskimiş su bidonları ile gelen çocuklara bozuk para vermeyeceği,
kimsenin başında hüzünlenip belki birkaç damla göz yaşı dökmeyeceği,
eksikliğini hissetmeyeceği,
üzerine basmamak için özen göstermeyeceği ve hatta belki koşacağı,
kimsesizler mezarlığı şimdi cümlelerim.

Yüz yıl oldu.
Konuşmayalı yüz yıl kadar oldu.


Zeheka Bildirdi. Bildirmese daha iyiydi.

4 Ekim 2015 Pazar

Le Petit Prince - Madem ki yıldızlara sahip olmak benden önce kimsenin aklına gelmedi, yıldızlar benimdir.

Küçük Prensi okuduğumda sanıyorum 10 yaşımdaydım. Kitap okuma sevgimi annemin  o sene yaz tatili için bir aile dostumuzdan ödünç aldığı 30 kitaba borçluyum. Siyah büyük bir çantayla eve gelip “bu yaz ödeviniz bu” dediğini hala hatırlıyorum. Küçük Prensimle de öyle tanışmıştık. Zaten boyumu aşan hayal gücüme bir boy daha eklemişti. O kadar ki çocukluğumun “en” 3 kitabı arasına bile girmişti. (Antoine de Saint-Exupéry – Küçük Prens, Ursula Wölfel – öteki Çocuklar, Jose Mauro de Vasconcelos – Şeker Portakalı)


"Hem bak şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz, Buğday tarlalarının da hiç bir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim…”


Bugün neredeyse bir yıldır beklediğim Küçük Prensimi vizyonda izledim. Yıllar sonra çocukluğum bir perdeden göz kırptı bana, ben de çaktırmadan gülümsedim ona. Hayal ettiğim çocuk, birilerinin zihnindeki suretine bürünmüş ve hareket eder hale gelmişti. İçten kahkahalarıyla boynundaki atkıyı rüzgara karşı savuruyor ve bilgece sözler bırakıyordu önümüzde bir yerlere. Dahası 10 yaşıma döndürüyordu. İnsanın duyguları hiç büyümüyor. İlk çarpıcı duyguyu hangi yaşta yaşarsa bir sonrakinde yine aynı yaşa dönüyordu. Eğer sinemadaki çocuk-ebeveyn nüfusundan utanmasaydım dans ederek izlerdim bazı sahnelerini, bazılarını ellerimi çenemin altında kavuşturarak kocaman bir gülümseme ile, bazılarını ise gözüm kapalı sadece dinleyerek. Onlardan bir farkım yok gibiydi kendi görüntümün ve yaşımın farkında olmasaydım eğer. Üstelik annemi de sürüklemiştim peşimde hoş o da en az ben kadar istekliydi. Çocuk kalmak istemenin, çocuk hissetmenin herhangi bir yaşı yoktu. Biz de yüreğimize dokunan sözleri duyduğumuzda birbirimize dönüp gülümsedik işte.


“Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…”


Sonra karar verdim işte eğer bir çocuğum olursa günün birinde 10 yaşına geldiğinde bu kitabı bırakacağım başucuna. Sonra da her sene belirlediğimiz bir günde filmini izleyeceğiz oturup. O her sene biraz daha büyürken içindekileri öldürmesine izin vermeyeceğiz birlikte. Geçmişte tanıştığım küçük dostuma geleceğimde de bir yer vereceğimin hayalini kurdum.


“Aynı saatte gelmen daha iyi olur…Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı…”



Çok acı var. Çocukken farkına varabildiğimden çok daha çok. Her geçen dakika biraz daha büyürken biraz daha eksildiğimin farkına varıyordum. İlaç gibi geldin küçük dostum.

















Zeheka Bildirdi.

2 Mart 2015 Pazartesi

Kaybetmek Üzerine


Şimdi, tam da bugün tüm bildiklerimi bir kenara bıraksam diyorum. En başa dönsem. Yaşadığım günler, aylar, yıllar boyunca bildiğim tüm her şeyi unutsam diyorum. Kötülükleri de unuturum. Hani olmaz ya olsa diyorum, huzursuzluklarımı da unuturum, yaşatılan haksızlıkları da... Ve fakat azizim onurlu olmayı da unuturum. Olmaz o zaman. Kelebek uçuşu kadar kısa hayatımda onurumu kaybedersem, kişiliğimi başka bir insan evladının egosuna paspas edersem, dik durmam gereken yerde belimi bükersem ben ben olamam aziz dostum. Ben dün de, bugün de hep doğru bildiğim yoldan gittim. Kaybetmek bu işin fıtratındandır fakat hiç bir kaybediş nakış gibi işlediğin karakterinden ödün vermene sebep olmasın. Anka kuşu misali doğacağız küllerimizden, tüm kokuşmuş ruhlarınıza inat...



Zeheka bildirdi.



13 Şubat 2015 Cuma

Hep Aşktan

Her ne kadar kelime var ise henüz insanlık tarafından keşfedilmemiş, ne kadar cümle oluşturulabilecekse henüz hiç duyulmamış...

Her biri yüreklerde bir nehir olmuş çağlayan ne kadar tümce varsa gün yüzü görmemiş, insan kulağı duymamış ve uzay boşluklarında kaybolmamış...

Ne kadar mimik var ise henüz hangi kas sistemini çalıştırdığı belli olmamış, hangi kalp çarpıntısı var ise henüz milyonlarca kalbe daha hiç uğramamış, semtlerine adım atmamış, havasını hiç solumamış...

Daha kaç kavga var ise henüz hiç edilmemiş, edilmişse tüketilmemiş, tüketilmişse yinelenmemiş...

Kaç sızı var ise saç telinden tırnak ucuna hiç bir hücreye ayıp etmemiş, es geçmemiş, her birinde ayak izlerini bırakmış...

Ne kadar adım varsa terk etmeye atılmış, her birinden koşar adım geri dönülmüş...

Ve ne kadar hayal kırıklığı var ise yeryüzünde tanımlanması mümkün olmamış, ne söylense eksik kalmış...

Hep aşktan.
Hep.





Zeheka Bildirdi.

15 Kasım 2014 Cumartesi

Yine bir sürü yaprak dökülmüş
Kimi mevsimler nasiplenmemiş vicdandan,
Katli vacip sayar yeşilleri. 
İki cümle konuşsan gözlerin buğulanır;
Konuşmasan hepten sessizlik. 
Şöyle iki satır karşılıklı oturup düşen yapraklara hüzünlensek, 
Sonra defolup gitsek. 
Ne güzel olurdu...


(Zeheka Buradaydı.)