22 Mayıs 2012 Salı

Merhaba Minik Canavarlar Merhaba

Bugün günlerden hayatımın en zor günü. Hani bazı günler vardır ya "acaba biter mi?" dediğin benim için o gün bu gündür. Yaklaşık bir hafta önce annemden kara haberi almıştım. Annem bir akşam üstü geldi ve şunları söyledi:

-Haftaya salı günü komşular bende.
+Neeey?!
-E ben onlara gidiyorum onlar bize gelmesinler mi?
+Ya benim finallerim var, benim derslerim var, benim KPSS stresim var sen hala eve insan doldurma peşindesin!
-Ay aman ne olmuş bir gün de çalışma!

Sanki çok çalışmanın derdindeyim ben de. Komşuların hepsi miniş miniş çocuklu insanlar. Hani bir tane iki tane olsa bir şekilde oyalarım da hepsinin çocuğu geldiğinde ne yapacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. Bir de annem "2'de 3'te gelirler" diyerek eve hapsetti mi beni bir güzel. Hepsi çalışan insanlar oldukları için saat 5'ten sonra geldiler haliyle.

-Ya diktin beni evde dershaneye de gitmedim senin yüzünden, hala gelmediler.
+E ben sana dedim 5'te gelirler diye.
-Ne dedin ne dedin 5'te gelirler mi dedin!!!1!!11

Cinnetime 5 kalmıştı yemin ederim. Fakat bunun artçı deprem olduğunu nereden bilebilirdim.
İlk kapı zili çaldı. Bir tane hanımefendi teyzemiz geldi. Canım benim çocuksuz falan. Çöpsüz üzüm. O hep gelsin bize. Biz çok severiz onu. Karşı komşumuz geldi Figen Abla. Canım onu da çok severiz. Ben bir an ay aman ne güzel falan diye düşünürken.... İlk canavarlar kapıda gözüktü. İki tane. Başta çekingenlerdi bunlar aman iyi dedim çok bir şey yapmazlar, odama falan bakıyorlar o ağzımdan çıkarmamam gereken cümleyi çıkardım.

-Gelin minişler.

Ağzıma tüküreyim dicem, fiziksel olarak imkansız. Yutkunmak gibi bir şey oluyor o da pis bir eylem değil. Neyse ben yatağımda bilgisayara bakıyorum, bunlar mini kütüphaneliğimin rafındaki şeylerle oynuyorlar. Bir sepet meyve görünümlü sabunlarım var rafların birinde. Kopardı bir üzüm tanesi houup başladı yemeye. Koştum hemen "ay ne yapıyorsun yenmez o!" dedim. Çıkardım ağzından sabunu tükrüklü tükrüklü. Bu başladı ağlamaya. Annesi geldi odaya.

-Noldu?
+Meyve görünümlü sabun vardı da onu yiyordu aldım ağzından.
-Aaa Azra yenmezmiş ama o annecim, ay sen çok mu içlendin, korktun mu?

Öcüyüz sanki, çocuğun hayatını kurtardım. Cumburlop yutabilirdi de. Çocukta bana bakıyor sanki iğneciyim gibi. Bir yandan ağlıyor. Kendimi bir suçlu hissettim bir savunmaya geçtim. Sanki bir şey yapmışım gibi. Annemi de her gördüğüm yerde sıkıştırıyorum "bak nelerle uğraşıyorum senin yüzünden, benim sınavım var şuyum var buyum var" diye.

Gel dakika git dakika bunların sayıları artmaya başladı. Yanlış hatırlamıyorsam 86 falan çocuk vardı. Ya da 6 yani pek emin değilim. Baktım baktım gözüme bir tane büyüklerinden kestirdim. Yeni ergenlerimizden. 14 yaşında falan belki. Sürekli soru sorma peşinde.

-Abla senin adın ne?
+Hande benim adım.
-Üniversiteye mi gidiyorsun?
+Evet.
-Liseyi hangi okulda okudun?
+Napacan?
-Hiiç merak ettim.
+Bak bunlar sana emanet bir şey olursa senden bilirim. Bilgisayardan uzak duracaklar, çekmeceleri karıştırmayacaklar, hiç bir şeyi kırmayacaklar ve düşmeleri yasak tamam mı?
-Tamam.
+İyi hadi çıkıyorum ben.
-Hande abla bir dakika bu senin saçlarının kendi hali mi?
+Evet, hadi.

Yan odaya geçip kitap okumaya başladım. Fakat bir kelimesin anlıyorsam namert olayım. Dönüyorum dönüyorum baştan okuyorum. Koşturmacalar, bağırtılar, abla o var mı, bu var mı, şu var mılar, ağlamalar, daha neler neler. Beynim başımdan çıkıp terk edecekti bütün buraları. O sırada miniğin bir tanesi de annemin güneş gözlüğünü kırmış mı? Annem sinir oldu. O sinirlendikçe ben "hak ettin ama sen, hem kendini hem beni yaktın" diyorum.Ev mahşer yeri. Bir afet olayında kazada falan niye önce kadınlar ve çocuklar denildiğini de anladım ben. Şunlar çıksın da aradan sakin sakin işimizi yapalım diye düşünüyor adamlar.

İki dakika yengemle konuşayım dedim telefonla. İki tane canavarı da bıraktım odaya verdim ellerine ne kadar oyuncağım varsa çıktım. Çıkmaz olaydım. Odaya bir girdim bunlar benim duvarımdaki kedi stickerlarını söküyorlar. Stickerları çıkardıkça duvarda soyuluyormuş. İçeri girip santim santim dizdiğim odamı, kedili stickerlarımı ve duvarımı o halde görünce kan beynime sıçradı. Yine iyi hakim oldum kendime.

-Napıyorsun sen!
+...
-Allah'ım stickerlarımı soyuyor ya töbe yarabbim nereden aklınıza gelir ki böyle şeyler?!
+Oyun onnamam ben de.
-Oynamazsan oynama be!
+Didiyorum.
-Yürü git!

Ağladım ağlayacağım çocuk gibi. Sanki kedimi kesmişler gibiyim. Parçalamış parçalamış yere atmışlar bir de onları. Tekrardan yapıştırmaya falan çalıştım yüreğim yangın yeri. Annem zavallım tansiyonu yükselmiş sesten. Biz anladık ki bizden geçmiş böyle şeyler. Biz baya büyük ailesi olmuşuz. Ziyaretine gittiğimiz, bize gelen  insanlar çoluğu çocuğu evermiş ya da üniversiteye başka şehirlere yollamış insanlar olmalıymış. Canlarımmış. Neredelermiş? Hanimişler?


Zeheka odasından bildirdi.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Kimse Beni Sevmiyor! Hiç Biriniz Beni Anlamıyorsunuz! Hepinizden Nefret Ediyorum!


Bugün kredi kartlarımın son ödeme tarihiydi. Hava da kapalı, azıcık yağmurlu. Tam sevdiğim cinsten. Forum'a gittim. Bankamatiklerden yatırmak için. Şok şokella şanslı olduğumdan bankamatiğin para almayası tuttu. Hayır her seferinde böyle yapıyor bu ona da ayrı bir uyuz oluyorum. Bir gün çekip kenara "senin derdin ne benle?" diye sorucam. Para vermeyen bankamatiği anlarım da, almayanıyla ilk kez karşılaşıyorum. Gözü gönlü doymuşsa demek.

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim başka bir bankamatik buldum. Paramı yatırdım. Hava öyle güzel ki. Böyle deniz kenarında bir kafeye oturup kahve yudumlamalık, yağmur izlemelik. Ama bunun bir de geri dönüşü var, "Kızım sen gel eve dönük bir yerde iç kahveni. Nasılsa telefondan kafanı kaldırıp denize bakmazsın, cinssin çünkü." diyerek Forum'da Cafe Crown'a oturdum. Oldum olası yalnız başıma şöyle şeyler yapmaya bayılmışımdır.

Siparişimi vermiştim ki o da ne? Bir miyavlama sesi. Bir iki koltukların altına baktım içeri kedi mi girmiş diye de yok.Yan masada zorlasan, ittirsen kaktırsan 14 yaşında bir kız çocuğumuz hüngür fışkırık ağlamakta. Bir yanında annesi, bir yanında babası. Zavallılarım, biçarelerim. Karşılarında sanki Sultanahmet'i soran bir turist var ama bunlarda yabancı dil sıfır gibiler. Kızımız diyor ki: "Hiç bir yere tek başıma gidemiyorum, bütün arkadaşlarım gidiyor!"

Bir anda 12 yaşıma döndüm. Ev telefonu çalmış, Ilgın "Çarşıya gidelim mi?" diye sormuştu. O soru beni öyle heyecanlandırmıştı ki...  Adeta "Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum." Bilemiyorum ki, hiç öyle anneme gidip "huaa ben çarşıya çıkıyorum şekerim var mı istediğin bir şey?" dememişim. 12 yaşındayım. Tek bildiğim kaybolursam denize doğru yürüyeceğim, denizi bulunca evimizi bulurdum zaten.

Telefonu kapattım "Anne ben Ilgın'la çarşıya gidim mi?" dedim. Şöyle bir baktı. İtiraz etmedi ama bir baktı. Zaten hiç bir zaman öyle "oraya gidemezsin, buraya gidemezsin, sana 2 saat müddet tam 3'te evde ol" falan muhabbetleri yaparak hayattan soğutan bir anne olmadı. En takdir ettiğim özelliğidir. Sıkmadı öyle hiç bizi. Gece yarılarına kadar aşağıda oyunlar oynadığımı bilirim. Sonra "Nasıl gideceksiniz?" diye sordu. "Ne bilim Ilgın hep gidiyor o biliyordur." dedim. Ama bir heyecanlıyım. Hayır dese küt diye gidecem orada. "İyi tamam." dedi. Ben bir sevinçliyim ama hemen sırıtmaya başlarım zaten hoşuma giden bir şey olunca. Aldı beni bir telaşe. Ne giyicem ben? Saçımı nasıl yapıcam? Girdim dolaba onu giydim bunu çıkardım en sonunda herhalde hoşuma giden bir şeyler buldum. Saçımı da öreyim dedim. Hala hiç yapacak bir şey bulamazsam örerim. Fırçayla taradım bir güzel. Çok kıvırcık saçlarım vardı eskiden. Fırçayla düşmandık. O gün o bile sevimli gelmişti çarşıya ailemsiz, arkadaşımla gideceğim diye. Keşke başka bir şey yapsaydım saçımı. Örerken benim boynumda damarlar sen üst üste bin. Allah dedim kaldım böyle. Sağa çeviremem, sola çeviremem. Başladım ağlamaya. Sopa yutmuş gibi de geldim annemin yanına bir şey oldu buna diye ağlıyorum. Küçükken zaten bende çok olurdu bu. Günlerce çekerdim. O an çektiğim boynumun acısı değil de, çarşıya gidemeyeceğimin acısıydı. 2 birimlik acı çekiyorsam 4 birimlik ağlıyordum. Ilgın geldi baktı ben mortingenşıtrayzeyim tek başına gitti. O daha bir acıttı canımı...

Sonra bu yan masadaki kızımız konu değiştirmiş ben bunları hatırlarken. Bu sefer "Kimse beni sevmiyor." diye ağlıyor. Bir de Ziya diye bir çocuk mu varmış neymiş. Babası bir yanda, annesi bir yanda "Kızım kim sevmiyormuş seni? Söyle yavrum senin derdin ne? Ne oldu da sen böyle oldun?" falan diyorlar. Babası arada bir annesine dönüp "Ne diyor ya bu?" diyor. Adam öyle Fransız ki olaylara. Sanki hiç ergen olmamış gibi. Hayır hepsi bir yana madem çocuğunuzun bir derdini dinleyeceksiniz neden kafeye geliyorsunuz ebeveynler? Kız orada mır mır ağlıyor, bunlar burada bir başka dünyaların insanları. Gidin evinizde konuşun şu konuları. İnsanların içinde ne alaka? Hepsini de geçtim, annenizin karnından 38 yaşında mı doğdunuz? Neden bu kadar anlamıyormuş gibi davranıyorsunuz? Son model bir ergenusunuz var işte. Masalarına gidip hepsine "Silkelenin ve kendinize gelin. Kalkın gidin la burdan üç kuruşluk keyfimiz vardı içine ettiniz!" diyesim geldi. Kendi çocuğumu düşündüm bir anda. O da böyle zır zır ağlayacak "beni anlamıyorsunuz hiç biriniz, hepinizden nefret ediyorum!" diye. Bir hafakanlar bastı, bir terledim. Dedim kızım kalk kalk, yarış yarış yarış, kaç burdan. Topladım pılımı pırtımı eve geldim. Tüm ergenuslarımızın yakınlarına Allah'tan sabır, kederli ailesine kolaylıklar diliyorum.


Zeheka odasından bildirdi.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Salaklık Bedavaydı Sonuna Kadar Kullandık

Ben çocukken çok salaktım. Yani bir Cem Yılmaz değilim bu konuda tabi ama yine de yarışırım diyorum. Bir kaç başlık halinde bu mallıklarımı yazayım dedim.

SPREY


Sitede büyüdüm ben. Mahalle çocukları sevmezdi bizi hiç. Biz de onları sevmezdik gerçi. O yüzden site içi arkadaşlıklarım oldu hep. Yalnız o kadar güzellerdi ki... Hani dünyaya bir daha gelsem yine onlarla arkadaş olmak isterim.

Ben küçükken Galatasaray'la aramızda duygusal bir bağ vardı. Şimdilerde öyle eskisi gibi değil. Hobi olarak tutuyorum. Yazıda geçecek diğer 5 arkadaşım da Galatasaraylıydı. O gün GS-FB maçı vardı kazanan şampiyon olacaktı. Yıl da 2002 mi, 2003 mü öyle bir şey. Biz Zeynep-Emre isimli kardeşlerin evinde toplandık. Sarp, Buğra, Ilgın ve ben. Evleri 1. kattaydı. Her zaman olduğu gibi GS yenilmişti ve şampiyon FB olmuştu. Nasıl morarmıştık ama biz haddi hesabı yok. Sonra "Yensen yenilsen kalbim hep senle" gazına gelerek balkona çıkıp avaz avaz bağırmaya başladık.

"Re re re ra ra ra gassaay gassay cimbombombom!"
"Canın sağ olsun Gassarayım!"
"Sarıııı kırmızııı, sarııı kırmızııı en büyük cimbommm şşşşşşş!"
"-Abiiiii! Hangi takımlısın? +Galatasaray. -Vay Allah'ına kurban abim benim!"
"-Abii sen hangi takımlısın? +Beşiktaş. -Sen çok dolanma abi buralarda."

Bu arada karşı binamızda kız öğrenci yurdu vardı. Baktılar kim bu ergenler diye bize. Sonra onlar da oradan eşlik etmeye başladılar. Mahallenin çocukları zaten kıl bize, şımarık zengin bebeleri yeri göğü inletti diye ters ters bakıyorlar.

Bende Sarp'ın turuncu spreyi vardı. Bisikletimi boyayacağım almıştım ondan. (Bunun da çok salakça bir hikayesi var ama başka zaman artık.) Öyle bir gaza gelmişiz ki dünyayı sarı kırmızıya boyayın deseler boyayacaz yani.

-Hande spreyi getirsene evden.
+Nideng?
-Boyayalım duvarları.
+Süper fikir hemen getiriyorum.

Akla bak allasen. Süper fikirmiş. Neyse ben getirdim spreyi.Aklımızca grafitti atacaz.Okumayı öğreneli iki elin parmaklarını geçmemiş. İndik sitenin bütün duvarlarını turuncu spreyle boyadık. "GS şampiyon" falan yazdık. Belediyenin çöp konteynırlarını bile boyadık. Bizim için GS şampiyondu artık.

Ertesi gün A bloğun kapıcısı Nuri abi geldi yanımıza. Dedi böyleyken böyle yönetici kökünüzü kazıyacak sizin. Müteahhit fellik fellik kim bunu yapanlar diye bizi arıyor. Resmen evlerin fiyatı düştü. Nuri abimiz de saatlerce onları temizlemeye çalışmış. En çok ona üzüldük. Napalım dedik gidelim yöneticiyle konuşalım neticede çocuğuz biz çok bir şey yapamaz. Olmadı biraz ağlarız falan annelerimize söylemesinler diye düşündük. Gittik bunun odasına.

-Biz duvarları boyadığımız için özür dileriz.
+...
-Benim babam mobilyacı ben tiner isterim ondan temizleriz.
+...
-Galatasarayı çok seviyoruz da biz.
+...
-Napalım biz çıkalım mı ?
+...

Ulan adam mimik bile yapmadı. Öldük orada eridik resmen. Annelerimize falan da hep söyledi. Dünyanın azarını işittik. Sonra yıllar geçtikçe soldu o yazılar.

ASANSÖR

Bu anımda inadın bir insanın başına gelebilecek en salakça şey olduğunu anlatmaya çalışacağım. Ilgın aşağıda oynayalım diye beni çağırmıştı. Hazırlanıp asansöre bindik. Buraya kadar bir problem yok. Sonra ben dedim ki:

-Sıfıra bas.
+Sen bana emredemezsin.
-Yoo ediyorum işte bas sıfıra.
+Basmıyorum, sen basacaksın.
-Sen basacaksın.
+Sen!
-Sen!

Öyle bir inada bindirdik ki, saatlere tur bindirdik resmen. Tabi bu arada asansörü çağıranlar falan oluyor, sıfıra iniyoruz, beşe çıkıyoruz falan ama inat ettik ya inmiyoruz asansörden. Birimizden biri basacak o sıfıra. İkimiz de baskın karakterlerdik ve birimizin diğerinin üzerinde otorite kurmasına tahammülümüz yoktu.  Susayınca ve acıkınca artık gevşemeye başladık.

-Ilgın bassan şimdiye oynamış eve bile dönmüştük.
+Sen bassaydın o zaman.
-Of! Ne yapacaz ya yaşlandık burada!
+Bilmiyorum.
-Aynı anda bassak olur mu?
+Olur.

Aynı anda bastık ve sıfıra indik, bu sefer biri diğerinin kapıyı açmasını bekliyor. Göz göze baktık ve:
-Aynı anda! dedik.
Olan bizim 3 saat 25dakikaya oldu.



MÜZİK DERSİ AĞLAMALARI


İlkokula gidiyoruz müzik derslerinde çok içli şarkılar öğreniyoruz. Benim annem güzel annem, orada bir köy var uzakta, küçük kurbağa falan. O kadar duygusallar ki bir tanesi benim annem güzel annemi söylerken ağlamaya başladı. Hani akla annesini kaybetmiş olabileceği ya da annesinin çok hasta olabileceği ya da annesiyle babasının ayrı olup annesini görmediği gibi fikirler gelebilir. Bizim de geldi ama bunlardan hiç biri değildi. Kız tamamen aşırı duygu yoğunluğundan ağlamıştı. Öğretmenimiz de "ay sen ne kadar duygusalsın canım benim." falan deyince biz duygusallığı çok güzel bir şey zannettik.

Ertesi hafta orada bir köy var uzakta isimli parçayı söylerken herkeste bir gözyaşı, burun sümüğü. Kim daha çok ağlayacak diye yarışa girmeler. Ben de eksik kalmadım tabi ki. Yemin ediyorum o köydeki civcivleri düşünüp ağladığımı bilirim.  Civcivin nesine ağlanır lan? Ben civcive ağladım. Gitmediğim görmediğim bir köyüm olduğuna inandım. Köyün inekleri beni bekliyordu ve ben gidip görmüyordum. Çok vefasızdım çok. Allah beni kahretsindim.

İlerleyen haftalarda öğretmen baktı biz iyice sapıttık. Kendinize gelin bebeler temalı bir konuşma yaptı da biz öyle bıraktık ağlamayı.


Bunlar da böyle birer anımdı.


Zeheka odasından bildirdi.


24 Mart 2012 Cumartesi

Duvarı Yıkmışsın Bir de Piriketleri Kırmışsın, Duvarı Yıktın Bari Piriketleri Kırma



Hani bazen olur ya böyle sen başka düşünmek istersin, içindekiler başka. Sanki sen Flash Tv'nin stüdyosuymuşsun da organların da seyirciymişler; tutturmuşlar bir halay, seni pislettiler mi, duvarını mı kırdılar, parkeni mi kaldırdılar hiç umurlarında değilmiş gibi. Neticede olur böyle hisler. Tam da öyle hissediyorum bugün.

İyi bir insan mıyım bilmiyorum. Bunu bir 6 -7 yıl önce yine sorgulamıştım. Sonra ergenliğe bağlayıp "Bi saçmalama allasen." diyerek kapatmıştım konuyu. Çok değer gördüğüm insanlara değer vermedim mesela, "Ben gidiyorum." diyene, "Kapıyı ört çıkarken." dedim. Ne bileyim öküz müydüm neydim bilmiyorum. Büyüdükçe bu değişti ama. Ben değişti gibi hissettim. Bir kere arkadaşlarıma değer vermeyi öğrendim. Bu insanlık için küçük bir adım olabilir ama benim arkadaşlıklarım için büyük bir adımdı.

Yalnız kalmayı sevmem ben. Etrafımda insanlar olmalı hep. Ben istediğim sürece yanımda olsunlar, sevsinler beni isterim. Ağzımız ayrılana kadar gülelim, en mutsuz olduğumuz anları paylaşalım isterim. Arasınlar beni "Zeheka bugün şunlar şunlar oldu." desinler isterim. Olur da. Hani büyüdükçe değer vermeyi öğrendim de, hayal kırıklığına uğrama değişkenini denkleme koymayı unuttum mesela. Çabalamayı öğrendim de, çabuk pes edebileceğim gerçeğini göz ardı ettim mesela.

Hani dersin ya böyle "ben elimden geleni yaptım, vicdanım rahat." diye.  Hah işte aynen öyle. Halay çeken organlarımı esefle kınıyorum bu noktada. Çünkü sen mesela bunu bana yapmamalıydın. Başkasına da yapmamalısın tabi ilerleyen zamanlarda ama bana daha çok yapmasaydın keşke. Çünkü seninki nasıl bir şey biliyor musun? Duvarı yıkmışsın bir de piriketleri kırmışsın, duvarı yıktın bari piriketleri kırma, piriketleri kırmamış olsan hani insan aynı piriketten duvarı yeniden yapar  ama şimdi gel gör ki sen piriketlerin ağzını yüzünü dağıtmışsın.

O atabileceği en büyük adımı atmıştır belki, kafası güzeldir ne bileyim çok özlemiştir aramıştır. Sen de çok özlemişsindir, "ne güzeldik biz lan" demişsindir içinden. Ama piriketler işte... Kırmışsın onları bir kere. "O gün olmasaydı keşke" demişsindir, "başka bir gün olsaydı ama o gün olmasaydı", belki piriketler kırılmazdı o kadar bilmiyorum. Duvarı yeniden yapardık belki, bilmiyorum.

Şimdi değişik hissediyorum, gülümsemek istiyorum ama kafamı çevirirken buluyorum kendimi. Sen atmışsın atabileceğin en büyük adımı ama bir kere kırmışsın. Hayır kırdın tamam bari kaldırabileceğim kadarını kır. O da yok.

Zeheka odasından bildirdi.

1 Şubat 2012 Çarşamba

İyi ki Yaşadın Güzel İnsan!

Seni böyle sayfalarca, satırlarca yazsam hiç sıkılmam. 2 Ocak'ta da yazmıştım doğum günündü. 
"Bir gün ölürsem; öldüğüm günü değil, doğduğum günü hatırlayın." demiştin de ben ikisini de hatırlıyorum ne olacak? 


Bir sabah uyandım ve sen artık yoktun. Biliyor musun hala neden gittiğini bilmiyorum. O zaman da bilmiyordum. Sonra bilmemeye karar verdim. Hasta mıydın, kalp krizi mi geçirdin, araba mı çarptı sana, intihar mı ettin ne oldu bilmiyorum. İyi ki de bilmiyorum. Öğrenmek istemiyorum. Sen gittin biz de zamanı gelince yanına geleceğiz işte. Hep bu şekildesin aklımda, hayallerimde. Öyle söylemişlerdi o zaman salya sümük ağlarken:


-Üzülme, sen de onun yanına gideceksin bir gün, hem sarılacaksın da...


Birden ampuller yanmıştı kafamda. Seni görebilecektim, hem sarılacaktım da. Daha ileri gidip yüzüklerinden birini isteyebilirdim. Benim olabilirdi onlardan biri.  Mutlu oldum bir kaç saniye. Ama sonra yine üzüldüm. Oğullarını kıskandım Disneyland'a götürmüştün onları. İzledim hep. Hatta bir ara sunucu oğullarından birini kaybettiğini söylüyordu parkın içinde. Gülüyordun. 
"Nereye kayboldu bu?" diyordun. O kadar şanslılardı ki seninle aynı hayatı paylaştıkları için. 

Ne bileyim benim de bir şeyim olsaydın mesela, amcam olsaydın, dedem olmak için gençtin ama bir şeyim olsaydın işte, komşum olsaydın... Hala yaşıyor olsaydın... Olmaz mıydı ?

Neden gittin bilmiyorum, mutlaka haklı bir sebebin vardır. Ama keşke bizi biraz daha büyütüp gitseydin. Hepimizin içinde kocaman bir yarasın. Seni görmeden, 7'den 77'nin bütün bölümlerini izlemeden, bizim okula gelmeden neden gittin ki ?

Ben en çok seni özlüyorum çocukluğumdan kalanlar arasında. Barbie bebeklerim ve uçsuz bucaksız hayal dünyam da var ama seni daha çok özlüyorum.

İyi ki yaşadın güzel insan!

Zeheka odasından bildirdi.

25 Ocak 2012 Çarşamba

Ben Hayatta En Çok 3 Yanlış 1 Doğruyu Götürdüğü Zaman Öfkelendim.

Ben hayatta en çok 3 yanlış 1 doğruyu götürdüğü zaman öfkelendim.
O kadar öfkelendim ki, bütün yanlışlar kötü adam gibi geldi bana.
Dengeler değişmezdi, en zor sorunun doğrusu da olsan 3 yanlış kafa kafaya verince ayağını kaydırırdı.
Çabanın bir önemi yoktu.
Alın terinin bir önemi yoktu.
1 Tane yanlış bile doğruyu yakalarsa çekiyordu kendine işte.

Hep yüksek yerlerde hayal ederdim ben doğruları.
1. Yanlış gelir iterdi sırtından önce.
2. Yanlış daha sert davranırdı, topuklarına sıkardı mesela. Uyarı atışıydı bu. Bir dahakine kaydırırdı ayaklarını, denk alsındı.
3.Yanlış babası olsa tanımaz alır götürürdü.




Ben hayatta en çok 3 yanlış 1 doğruyu götürdüğü zaman öfkelendim.
Hayatın kuralıymış aslında.
Neden 3 doğru yapana 4. de bizden demedi ki cevap anahtarları?
Kolay mı olmadığından?
Adaletli mi olmadığından?
İyi mi olmadığından?






Her nedense neden işte, hayatta en çok uzak durulması gereken 3 beyaz değil aslında.
Uzak durulması gerekenler 3 beyaz kadar masum değil aslında.
"Vah bana vahlar bana!" değil aslında.
"Peki şimdi ne olacak?"lar değil aslında.
Zaman her şeyin ilacı değil aslında.

Zeheka odasından bildirdi.

21 Ocak 2012 Cumartesi

#bence90lar

Twitter'da ne zaman bu trending topici görsem içim içimden taşıyor. Yazdıkça yazasım geliyor. Kendimi durduramıyorum. 90'lar çocuğuyuz biz, hani "nerede o eski yıllar" denilen zamanların son dönemleri ile bilgisayar çağının arasında kalan o güzel yıllar... 
Ne çok uyanıktık, ne çok salak. Ne çok teknolojiden anlıyorduk, ne de çok uzak.. 
Çağ geçişinde yer aldığımız, her şeyden biraz zevk aldığımız... 
Ah ! Ne güzel yıllardın sen 90'lar ! 


 Spice Girls'ün, Power Rangers'ın üylerinden biri olmak, onun karakterine bürünmekti.
 Full House'daki John Stamos'a aşık olmaktı.
 Eğer uslu bir çocuk olursam Şirinleri göreceğime emin olduğum yıllardı.
 Sözleri; "Go go Power Rangers" olan jenerik müziğini "Kop kop Power Rangers" diye anlamak, anladığını söylemekti.
 Sanal bebek büyütmek,okul çıkışlarında ipek böceği/civciv almak,taso oynamak,kapış yapmak, topaç çevirmek ve Barbieye özenmekti.
 Okuldan geldiğinde çıkarmadığın önlüğün için azar işitmekti.
 Gecenin bir yarısı ödevini yapmayı unuttuğunu hatırladığında acı duymaktı.
  Abi ile futbol oynama karşılığında evcilik oynamaya ikna etmekti.
 Bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra elleri bırakarak sürmeyi öğrenmeye çalışmaktı.
#bence90lar Tek tek komşu zillerine basıp: "Gülten aşşaa geliyo muu?, Midya aşşaa geliyoo mu?, Ilgın aşşaa geliyoo mu?" demekti.
 Annenin sutyenini takmak, içine de 2 tane portakal koymaktı.
 Ali Baba Saat Kaç?, Ebe Zurna Bana Vurma 1 2 3, Dansa Davet, İp gibi oyunların suyunu çıkarmaktı.
r Tsubasa'ya hayran olmak, Pokemon seyretmekti.
 Site sakinlerinin çocuklarıyla bir evde toplaşıp Monopoly, Twister, Gırgır, Who  oynamaktı.
 Okuldan gelince ellerini yıkamayı unutmak, bazen hatırlasa bile unutmuş ayağı yapmaktı.
  Can Matematik'ten nefret etmekti.
 Eve bilgisayar alındığında Prehistorik oynamak, Ms dos işletim sisteminden haberdar olmak, 'dır' yazdığında akan sayfaya hayran hayran bakmaktı.
 Sinemada Amelie'yi izlemek, ona hayran olmaktı.
 Britney Spears ve Justin Timberlake aşkının hiç bitmeyeceğine inanmaktı.
 Yabancı şarkı sözlerini ezberlemek için gece gündüz tekrar yapmaktı.
 Barış Manço öldüğünde gözünün son damlasına kadar ağlamaktı.
 Yazılılardan 90 aldığında üzülmekti.
 Liseye giden ablalara hayranlıkla bakmak, bir gün onlar gibi olacağını hayal etmekti.
 Bakkala gidip elindeki bozuk paraları göstererek "Buna ne gelir?" diye sormaktı.
r 0900'lü numaraları arayıp oyuncak sipariş etmek, ay sonu telefon faturası gelince halıdaki desenleri incelemekti.
r Hugo ile Tolga Abi idi. Bir de oyunda yanınca canlı yayında küfür eden o çocuktu.
r Abinin arabayı kaçırdığını anneye ispitlemekti.
r Alf'i sevmekti. Edi ile Büdü'yü izlemek, Burak Kut şarkıları dinlemekti.
r 48'li Monami'si olana saygı duymaktı.
r Baba Evi'ni izlemek için arkadaşları satıp eve çıkmaktı.
r Parlement Sinemasını görünce yatağın yolunu tutmaktı.
r Recess izlemek için uykuyu yarıda bırakıp televizyon başına geçmekti.
r Big Babol çiğnemekti.
r Çılgın Bediş izlemek, Oktay'a aşık olmaktı.
r Altın şeklinde çikolata alıp çok zengin olduğunu düşünmekti.
r Cino, Pez, Sulugöz ve Yumiyum yemekti.
r Dolaşan kaseti kalemle çevirmekti.
r Yazın geldiğini bakkala gelen dondurma dolabından anlamak, Magnum'a 250.000 verince havalara girmekti.


r Niye bitti ki sahi? 


Zeheka odasından bildirdi.