21 Ocak 2012 Cumartesi

#bence90lar

Twitter'da ne zaman bu trending topici görsem içim içimden taşıyor. Yazdıkça yazasım geliyor. Kendimi durduramıyorum. 90'lar çocuğuyuz biz, hani "nerede o eski yıllar" denilen zamanların son dönemleri ile bilgisayar çağının arasında kalan o güzel yıllar... 
Ne çok uyanıktık, ne çok salak. Ne çok teknolojiden anlıyorduk, ne de çok uzak.. 
Çağ geçişinde yer aldığımız, her şeyden biraz zevk aldığımız... 
Ah ! Ne güzel yıllardın sen 90'lar ! 


 Spice Girls'ün, Power Rangers'ın üylerinden biri olmak, onun karakterine bürünmekti.
 Full House'daki John Stamos'a aşık olmaktı.
 Eğer uslu bir çocuk olursam Şirinleri göreceğime emin olduğum yıllardı.
 Sözleri; "Go go Power Rangers" olan jenerik müziğini "Kop kop Power Rangers" diye anlamak, anladığını söylemekti.
 Sanal bebek büyütmek,okul çıkışlarında ipek böceği/civciv almak,taso oynamak,kapış yapmak, topaç çevirmek ve Barbieye özenmekti.
 Okuldan geldiğinde çıkarmadığın önlüğün için azar işitmekti.
 Gecenin bir yarısı ödevini yapmayı unuttuğunu hatırladığında acı duymaktı.
  Abi ile futbol oynama karşılığında evcilik oynamaya ikna etmekti.
 Bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra elleri bırakarak sürmeyi öğrenmeye çalışmaktı.
#bence90lar Tek tek komşu zillerine basıp: "Gülten aşşaa geliyo muu?, Midya aşşaa geliyoo mu?, Ilgın aşşaa geliyoo mu?" demekti.
 Annenin sutyenini takmak, içine de 2 tane portakal koymaktı.
 Ali Baba Saat Kaç?, Ebe Zurna Bana Vurma 1 2 3, Dansa Davet, İp gibi oyunların suyunu çıkarmaktı.
r Tsubasa'ya hayran olmak, Pokemon seyretmekti.
 Site sakinlerinin çocuklarıyla bir evde toplaşıp Monopoly, Twister, Gırgır, Who  oynamaktı.
 Okuldan gelince ellerini yıkamayı unutmak, bazen hatırlasa bile unutmuş ayağı yapmaktı.
  Can Matematik'ten nefret etmekti.
 Eve bilgisayar alındığında Prehistorik oynamak, Ms dos işletim sisteminden haberdar olmak, 'dır' yazdığında akan sayfaya hayran hayran bakmaktı.
 Sinemada Amelie'yi izlemek, ona hayran olmaktı.
 Britney Spears ve Justin Timberlake aşkının hiç bitmeyeceğine inanmaktı.
 Yabancı şarkı sözlerini ezberlemek için gece gündüz tekrar yapmaktı.
 Barış Manço öldüğünde gözünün son damlasına kadar ağlamaktı.
 Yazılılardan 90 aldığında üzülmekti.
 Liseye giden ablalara hayranlıkla bakmak, bir gün onlar gibi olacağını hayal etmekti.
 Bakkala gidip elindeki bozuk paraları göstererek "Buna ne gelir?" diye sormaktı.
r 0900'lü numaraları arayıp oyuncak sipariş etmek, ay sonu telefon faturası gelince halıdaki desenleri incelemekti.
r Hugo ile Tolga Abi idi. Bir de oyunda yanınca canlı yayında küfür eden o çocuktu.
r Abinin arabayı kaçırdığını anneye ispitlemekti.
r Alf'i sevmekti. Edi ile Büdü'yü izlemek, Burak Kut şarkıları dinlemekti.
r 48'li Monami'si olana saygı duymaktı.
r Baba Evi'ni izlemek için arkadaşları satıp eve çıkmaktı.
r Parlement Sinemasını görünce yatağın yolunu tutmaktı.
r Recess izlemek için uykuyu yarıda bırakıp televizyon başına geçmekti.
r Big Babol çiğnemekti.
r Çılgın Bediş izlemek, Oktay'a aşık olmaktı.
r Altın şeklinde çikolata alıp çok zengin olduğunu düşünmekti.
r Cino, Pez, Sulugöz ve Yumiyum yemekti.
r Dolaşan kaseti kalemle çevirmekti.
r Yazın geldiğini bakkala gelen dondurma dolabından anlamak, Magnum'a 250.000 verince havalara girmekti.


r Niye bitti ki sahi? 


Zeheka odasından bildirdi.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Barış Manço'ydun Sen Nasıl Ölebildin Hala Anlayabilmiş Değilim

Hayatta ben en çok sen gittiğinde ağladım. Neden gittiğini bilmedim. Gitmiştin işte. 
Ama biz?
Önce o küçük yüreklerimizde bir boşluk oldu. Sonra hayatlarımızda, en sonra televizyonlarımızda...
4. sınıftaydım.
Öyle ağlamıştım ki, okula gittiğimde gözlerim şişmişti. Utana sıkıla girdim sınıfa. 
Sınıf sessiz, kimse sağda solda koşuşturmuyor. Kimse gülmüyor. Öğretmen yoktu sınıfta. Neden bu kadar sessizdiler? Oysa toplaşsak dünyayı ele geçirebilirdik enerjimizle.
Yüzlerine baktım sonra. Çoğu benim gibiydi. Ağlamaktan kızarmış gözleri vardı. Beni anladılar, ben onları anladım.
Sessizliğe ayak uydurup sırama oturdum. Öğretmenimizi beklemeye başladık.
Sonra birisi çıktı tahtaya. Tebeşiri aldı eline, kocaman harflerle, 
-BARIŞ MANÇO, yazdı. 
Sonra bir başkası çıktı:
-Seni hiç unutmayacağız.
Sonra bir diğeri, sonra ben...
-Seni çok seviyoruz.
-1 Şubattan nefret ediyorum!
-Barış Abi seni çok özleyeceğiz.
-7'den 77'ye 
...
Ve daha hatırlamadığım bir sürü şey...
Tahta tam kapasite dolmuştu. Tahtaya yazan hemen önündeki tümsek yerde oturuyor sırasına dönmüyordu. Yazası bitmeyen dönüp yine yazıyordu. Öyle büyük bir acıydı ki seni kaybetmek... Hepimiz sanki dedelerimizi aynı gün kaybetmiş gibiydik. 
Sınıfımızda teybimiz olurdu, ingilizce dersleri için. Birisi kasetini getirmişti. Onu da taktık. Acıdan ölüyorduk. Tahtamız hep seninle ilgili şeyler...
Öğretmenimiz geldi sonra. 
Hepimiz ip gibi sıralanmışız tahtanın önünde.
Tahtada bir ton yazı.
Teybimizde Barış Manço çalıyor.
Hepimiz ağlıyoruz salya sümük.
Bir şey demedi. 
Masasına oturdu. Acımıza ortak oldu biraz. Hiç elleşmedi bize.
"Hadi sıralarınıza oturun, ne yapıyorsunuz burada" demedi.
Biz öyle zil çalana kadar ağladık. 
Sonra yüzlerimizi yıkadık. 
O kadar mutsuzduk ama o kadar paylaşıyorduk ki acımızı, hafifliyordu sanki.
Sonra her pikniğe, uçurtma şenliğine , oraya buraya giderken servis amcamıza senin kasetini verdik.
Hani senin tamamlayamadığın, başkalarının senin ölümünden sonra tamamladığı, bir yanında renkli, bir yanında siyah beyaz fotoğrafın olan.
Ben siyah beyaz olan tarafını sevmedim hiç. Sanki diğerinde yaşıyormuşsun da, bu tarafındaki senin ruhunmuş gibi hissettim. 
Seni dinlemek o kadar huzur vericiydi ki hepimiz için, adeta zaman zaman canavarlaşan minik ruhlarımızın gurusu gibiydin.

Sen demişsin ya:
-Bir gün ölürsem; öldüğüm günü değil, doğduğum günü hatırlayın, diye...
Barış Manço'ydun sen, nasıl ölebildin hala anlayabilmiş değilim ama bugün aslında senin doğum günün için yazdım ben.
Biz o zamanlar çocuk olanlar olarak hatırlıyoruz doğum gününü. Bir çocuğun başına gelebilecek en güzel şeydin. 'Yüzüklerinden birini bana verse keşke' diye düşünürdüm hep. Hayata bir daha gelsem seni yine o yaşımda tanımak isterim. 
Ağlattın yine. 
Zaten adının geçtiği her yerde gözlerim doluyor hala.
Yüreğime nasıl dokunduysan artık...

İyi ki doğdun Barış Manço! 

http://zeheka.fizy.com/#s/1aj3y2

Zeheka odasından bildirdi.

14 Aralık 2011 Çarşamba

5 Çeşit Yemek Yaptım Rezil Oldum!

Efendim söze nasıl başlayacağım bilemiyorum. Zira bu olay yaşandığında 15 dakika aralıksız güldüm. Benim garip anam, benim çilekeş anam, benim ultra komik anam beni benden aldı bugün. Olaylar şöyle gelişti;


Saat 10.30 sularında gelen bir telefonla uyandım. Annem açtı telefonu. Arayanlar eski sitemizden komşularımızdı. Bize geleceklerini söylemişler. Annemde bir panik, annemde bir telaş. 


-Ne oluyor?
+Misafir gelecek yufkamız yok!
-Zaten yufka her dakika evimizde olacak diye bir şey yok. Söyleriz markete getirirler. Ev çok sıcak değil mi ya ?
+Dur başka eksiğimiz var mı bakalım da. Kuradbzzzt da alsak mı ki? (Son derece kısık tonla.)
-Anne hadi ben banyoya giricem bekleyemem seni ne eksikse söyle.


Yaklaşık bir 5 dakika sonra 'söyle de yufka getirsinler ama tazeyse' dedi.
'Taze değilse nereden alacağımıza dair bir fikrin var mı?' dedim.


Bulmuş da bunuyordu. Siparişi verdim, kapımız çaldı, yufkayı aldım.


+Aaaa niye kurabiye söylemedin?
-Sen bana kurabiye dedin mi ?
+Dedim ya.
-Ne zaman dedin ya orada ağzında bir şeyler geveledin, şifre çözücü müyüm ben?! Ayrıca ev çok sıcak.


Gittim banyomu yaptım baktım bizimki mır mır yapıyor bir şeyler.


-Ee neler yaptın bakayım?
+Of vallahi rezil olucam!
-N'oldu ya bir sürü şey yapmışsın işte, daha da yapıyorsun.
+Ben onlara gittiğimde onlar 10 çeşit yemek yapıyorlar !


Hemen saydım annemin kaç çeşit yaptığını zavallı annem 5 çeşit yapabilmişti.


-Hii! Sen 5 çeşit yapmışsın! Vallahi bittin sen, böyle misafirin karşısına çıkılmaz. Kaynımın apandisi patladı hastahaneye gidiyoruz de.
+Yok artık kabul ettim bir kere.
-Özür dile o zaman geldiklerinde çok mahcubum size karşı de.
+Öyle diyecem artık ne yapayım.


Ciddiydi.


Ayrıca ev cehennem gibi sıcaktı.


-Kombi mi yanıyor ya?
+Evet.
-Anne psikolojik sorunların olabilir mi?
+Ne biçim konuşuyorsun sen benimle!
-Yok son derece ciddi bir şekilde soruyorum, neden yanıyorlar bu güneşli havada?
+Üşümesinler diye.
-Tamam üşümesinler de kış günü de cehennemi yaşatma insanlara. Vallahi klimayı açıcam !


Misafirler gelene kadar kapatmaya ikna ettim neyse ki.


Yaptıklarını borcamlara koyup fırına yerleştirdi soğumasınlar diye. Ben de çıkan bulaşıkları yerleştirdim.


-Ya bir şey sorucam. Şimdi sen bu kadar uğraştın, ya hiç bir şey yemezlerse?
+Yemesinler.
-Ne demek yemesinler?
+E ben yaptım önemli olan o yemezlerse kendileri bilirler.
-Üzülmez misin?
+Niye üzüleyim?
-Valla ben bu kadar uğraşsam da yemeseler 'kalkın gidin burdan' der kovarım evden.
+Zaten az yaptım.
-Az mı yaptın?!
+Sen bilmiyorsun bu piyasayı.
-Piyasa mı?
+Misafirlik piyasası, karışık piyasalar bunlar.
-Karışık mı ?

O anlarda karşımdaki çok başka bir insandı. Yani zaten telaşesini, heyecanını anlayamıyordum da 'piyasa' dedi ya. İyice işin içinden çıkılmaz bir hal aldı durum benim açımdan. Velhasıl kelam misafirler memnun ayrıldı evden. 'Aman ne ara bu kadar şey yaptın' dediler. Annem de 'bir şey yapamadım ki kusura bakmayın' dedi. Yaptıklarını şu an burada saymıyorum ama nasıl o kadar süreye yetiştirdi benim hayretlerim şaş durumda hala. Ne yapayım dedim güleyim mi, ağlayayım mı gülmeyi seçtim. 


Çok acayip bir nesil bunlar ya. Hepsi aynı. Bir gün ben de böyle olursam da kızım benim dediklerimi derse atarım herhalde kendimi yüksek bir yerin tepesinden. Allahım sen kendime böyle eziyet etmeme izin verme. Amin.


Zeheka odasından bildirdi.

28 Kasım 2011 Pazartesi

‎"Bir beyaz ev hatırlarım Girit'te. Resmo köyünde... Mübadele derler, gitmeliymişiz oralardan evimizi bırakıp. Hep merak ettim o evde kim yaşar diye..." sözleriyle izlemiştim ilk kez fragmanı. Çok heyecanlandım. Babaannemi aradım.


-Babaanne neydi sizin köyün adı?
+Zeytinlik adı.
-Öyle değil rumcasını söyle
+Elya.
-Dedeminki ?
+Kafela.


Babaannem görmemişti hiç Girit'i ama çok iyi rumca konuşurdu. Annesiyle hep rumca konuşurlardı birlikteyken.
Çok sağlıklı beslenirlerdi. 90'ı geçmişti annesi öldüğünde. Atatürk'ü anlatırdı bize. Onu ilk gördüğü zamanı. 8 yaşındayken... Göçten sonra görmüştü. Fil hafızasıysa eğer adı nenemde o vardı.
Evlerini, bahçelerini anlattığını hatırlarım.
Bir de Girit'in çok serin olduğunu.
Yapıcı derlermiş babasına. Elinden her iş gelirmiş.
Deniz kenarında bir ev yapmış onlara. 
Sonra mübadeleyi yaşamışlar.
Evlerinden atılmış, yerine başka bir coğrafyada evlerinden atılmış başka insanlar oturmuş.
Alabildiklerini almış, alamadıkları kalmış...




Büyük kapı anlatırdı. 
Geri dönmek isteyip dönemedikleri. 
Kapalı büyük bir kapı. 
Komşularının yalvarışlarını anlatırdı "gitmeyin biz sizi saklarız" diye ağlamalarını...


Dedem var sonra.
Onun babası ile kardeşi.
Çok acıklı bir hikayeleri...
Gemide iki farklı aile almış onları. Birinin Tarsus'a diğerinin İzmir'e düşmüş yolları.
Aynı babanın iki oğlu, onların farklı iki hayatları...
Büyük dedemin 7 yıl boyunca süren kardeş olduklarını ispat etme davaları...
Ve hiç birbirlerini göremeden ölmeleri...


Bir halkı yaşadığı kara parçasından koparıp deniz ötesi ülkesine yollamak mıydı her şeyi düzeltecek olan?
Yoksa kendi halkını evinden koparıp kendi saydığı topraklarda yeni bir ev vermek mi?


Ne Girit'te Rum, ne Türkiye'de Türk olabilenlerin güzel hikayesiydi Dedemin İnsanları...


Kalispera.


Zeheka odasından bildirdi.



10 Kasım 2011 Perşembe

Hoşça kal Kahraman

Atsushi Miyazaki;


Senin ülkende, senin taşıdığın cana olan saygının ufak bir kırıntısı dahi benim ülkemde olmadığı için üzgünüm.


Senin ülkende felaketler olduğunda çadır bekledin. Sıraya girdin. Yukarıdan çekilmiş fotoğraflarınızı gördüm. Senin ülkende insana saygı duyulduğunu, yanına benim ülkemde çekilen çadır kuyruğu fotoğrafını koyduklarında anladım. Size ait olan şeklin insanlardan oluşmuş bir sıra olduğunu da.  


Van depreminde insanlara yardım etmek, onları tedavi etmek için geldin ta oralardan. Bayram Oteli'nde kaldın. Oysa dış cephesini yenilemişlerdi üzgünüm.


Seni dış cephesi yenilendi diye çürüğü çarığı belli olmayan bina mı öldürdü, ecelin geldi de onca yolu aşıp ölmeye buralara mı geldin bilmiyorum.  Belki ikisi de.  Ama bir üçüncü var;



9 şiddetinde depremlere dayandın, bir binanız çökmedi de, yardım için geldiğin ülkemde seni ihmalden de öldürdük, üzgünüm.


Bugün aynı zamanda bizim en büyük kahramanımızın da ölüm günü. Sen de bizim bir kahramanımızsın artık. Hoş Atamızı seviyoruz diye 'putlaştırmayın!' diye azar da yemiyor değiliz aslında. Büyük ihtimalle seni de unutturmaya çalışırlar bir kaç güne. Eğer birilerinin gönlünde bir yer edinebilmişsen o birileri seni hiç unutmayacaktır. Atamızı da unutmadık geçen  73 yılda.  Kahramanlar kolay unutulmuyor. 


Hoşça kal kahraman.

Zeheka odasından bildirdi.

1 Kasım 2011 Salı

Kendiliğinden Akanlar.

Korkarsın bilirim,
Peşinde seni kovalayan kızılderililer yok,
Sapanla taş atan çocuklar yok,
Senin balıklarla harcayacak vaktin yok.
Görmezden geldiğin yarım bardak dolusu yaşam var.
Hep boş tarafına baktıklarından.
Ellerinin ısıttığı yanlış eller,
Nereye gideceği belli olmayan karanlık yollar...
En çok onlardan korkardın bilirim,
Büyük olanlarından...
Sevmelere üşenir, gitmelere kızardın.
Sıkışınca hep suçlardın.
Peşinde seni kovalayan kızılderililer yok.
Sapanla taş atan çocuklar yok.
Senin balıklarla harcayacak vaktin yok.

Bu da ne şimdi böyle demeyin. Ne bileyim ben de anlamadım zaten.

Zeheka odasından bildirdi.